Hoşgeldin insan!

Bu blog yüksek topuklu kadınların topuklarından taviz vermeden her konuya ilgi duyabileceklerini ve özgürce yaşayabileceklerini göstermeye meyil etmektedir. En azından başlangıç olarak kendi eğlencem için ve sevdiğim/sevmediğim hakkında düşündüklerimi vs. aktarmaya yönelik açılmış bir blogdur. Yine de birilerini, bir şeyleri etkilerse ne mutlu...

4 Ekim 2016 Salı

Jalapeno Tadında Gerçekler

Değerli okuyucu;
Şu an bu yazıyı sırf sana vermek istediğim birtakım çok acı gerçekleri vermeden aklımın kıvrımlarında kaybetmemek için şarj olmayı asla kabul etmeyen telefonumu bekleyemeden son derece rahatsız bir kalemle yazıyorum; değerini bil.
photo credit: hombresmexican
Hani televizyon izlerken/kitapçıda gezinirken/kendini ararken vs. görüp "acaba mı?" dediğin o kişisel gelişim kitabı var ya; o sana hiç de yardımcı olmayacak. Boşuna verdin o 22 lirayı. En fazla seninle beraber birkaç şeyi sorgulayacak ve bir ay sonra sonra ikiniz de birbirinizi unutacaksınız. Benzer bir durumda belki yeniden aklına gelecek ve o sorguladığın şeyi tekrar sorgulayıp hiçbir şey değiştirmeden devam edeceksin.

Bir şeyi çok mu istiyorsun? Bir şeyi çok istersen, olmazmış. Ama; bir kere istemeye başladığın için artık az da isteyemezsin. Olmayacağını kabullenip olduğun yerde üzülmeye başlayıp daha çok isteyip daha da olmamasına sebep olabilirsin ama istersen.

3 günde 7 kilo verdirmesini beklediğin şok diyet var ya; ya sana hiç kilo verdirmeyecek ya da verdirdiği kiloyu 2 günde bonusuyla geri aldıracak.

O sana belki, seninle bir türlü gerçekten ilişki yaşayamayan adamı nasıl seninle olmaya "ikna edersin" diye ögrenme umuduyla aldığın kitap var ya -doğru tahmin- o kitap da sana yardımcı olmayacak. Zaten kimseyi de seninle olmaya ikna etme. Biri seninle birlikte olmak için ikna edilmeye ihtiyaç duyuyorsa onun tek istediği ilerde lazım olursa diye cebinde bir "otobandan son çıkış" levhası olmasıdır. 

Bonus'u veriyorum ama yazı aşağıda devam ediyor...

7 Eylül 2016 Çarşamba

NASA'lardan Moda'lardan Kafamda Deli Sorular

Hazır, NASA da çılgın açıklamalar yapıp ortalığı karıştırmışken ben de boş duramazdım tabii. Öncelikle kendimde yasal ve etik bir zorunluluk hissediyorum şunu belirtmekte ki; bu yazıda MUHTEMELEN konuyla ilgili net bir sonuç/çözüm bulamayacaksınız. Muhtemelen diyorum çünkü; ben de yazının henüz nereye bağlanacağını bilemiyorum ama yazarken bir bakarsın ortak bilince falan bağlanırım, arada sana evrenin sırlarını veririm; yok efendim, döner gelir bir vahiy bilmem ne iner. Sonradan başında böyle dedim diye ben suçlu olmak istemem. Yani; ben olsam çok da şey yapmaz, okurdum. (Zaten küçük sürprizler hazırladım kıps)

Zaten birkaç senedir aklımızı kurcalayan bir durum var. Hepimizin kafasında ara ara "deli sorular"; "Ne olacak bu burçlarımızın hali?", "Ne demek ben şu oldum? Abi, ben tam bir buydum"lar falan filan. Şimdi, oradan "yok ya, hiç o kadar da dert etmedim" deme bana. Sen dedin bu cümleleri, ben o yüzden yazıyorum".

Üstüne hiç bu dedikodular yetmezmiş gibi bir de utanmadan NASA kalkıp açıklama yapmış. NASA yapınca da insan "yaee, uyduruyorlar çok da ş'apmayın" diyemiyor hani. NASA çünkü... 

Olay şöyle arkadaşlar...

6 Eylül 2016 Salı

O Boşluğun Verdiği Gazı Bildin Mi?

Aşk acısı var bir kenarda, herkes farklı yaşar tabii ama genel tabirleriyle; yüreği sıkıştıran, boğazı düğümleten, içini kurutan vs. Kolay demiyorum; mutlaka zor. Hemen hemen herkes yaşamıştır. Ama daha zoru yalnızlığın içinizde yarattığı boşluğun verdiği acıdır. Sanki gaz varmışcasına itekler içeriden içeriden ama yoktur; bir şeyler eksiktir ama yerine koyamazsınız çünkü yoktur; oradan buradan birtakım şeyler bulursunuz -belki aşk arar yerleştirmeye çalışırsınız- doldurur belki diye ama oturmaz çünkü yoktur. Boşluk işte... Onu asla bulduramazsınız (evet, böyle bir kelime de aslında yok). İçiniz içinizi yer ve o boşluk daha da büyür içiniz içinizi yedikçe, o boşluğa daha çok yer açılır. Ama dolduramazsınız.

Geçenlerde bir film izledim; bir yerinde "Kolera Günlerinde Aşk" adlı romandan feyz alarak başka bir noktaya değindi ana karakter. Kısaca şöyle toparlayayım: küçük bir geminiz olduğunu düşünün -bir tekne belki- ki hiçbir liman sizi almıyor ve bir şekilde hep denizde kalmak zorundasınız yaşadığınız sürece. O gemiye kimi/kimleri alırdınız?